English Site of Musa Elitas
 
 
 
 
Diğer Şiirler
Tasavvufi Şiirler 1
 

Duygu paylaşımlarımız için e-posta yazışma listemize katılabilirsiniz...
 
Melami Kültür ve Sanat Vakfı
Kültür ve Turizm Bakanlığı
 
Tasavvufi Şiirler 1
 
TASAVVUF VE TASAVVUFİ ŞİİRLERİN ANADOLU HALKLARI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Tasavvufun özü tevhittir. Tevhit ise; görünen ve görünmeyen bütün âlemleri ve bu âlemler üzerinde bulunan mevcudatı Allah’ın (C.C. ) varlığı ile var bilmek ve Allah’ta (C.C. ) birlemektir. İslâm tasavvufu, İslam dininin zuhurundan iki yüz yıl sonra kök salıp filizlenmeye başlamış, X. ve XI. yüz yıllar arasında şeriat kuralları, Sünnet ve Kur’an esaslarıyla ters düşmediği anlaşılmış XII. ve XVI. yüz yıllar arasında altın çağını yaşamıştır. Bu arada, bu uğurda şehitler de vermiştir. Bilinen şehitlerden biri de Hâllac-ı Mansur Hazretleridir. Bu mübarek zat “Enel Hakk” dediği için katline ferman verilip şehit edilmiştir. Türk – İslâm tasavvufunun tohumları ise X. yüz yılda Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri tarafından atılmıştır. Türk – İslâm tasavvufu, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslâmiyet esaslarını ve Türklük örf ve ananelerini koruyarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kısa açıklamadan sonra bendeniz, tasavvuf ehlinin inancını ve bu inancın doğmasına sebep teşkil eden ayeti kerimelerden, kutsî hadislerden ve herkesçe ululuğu kabul edilmiş kişilerin hikmetli sözlerinden bahsedeceğim ve İslâm tasavvufuna kabaca bir çerçeve çizip, konumu anlatmaya çalışacağım.

Konuşmama, konuyla doğrudan ilgisi bulunan şu sözlerimle devam etmek istiyorum: “ Zahir âlemde; Hakk gerçeği, sonsuz yüzeyli, aynalı bir prizma içinde parlayan nur gibidir. Her köşede, her kenarda, her yüzeyde farklı farklı yansır”.

Şu anda sizlerin huzurundayım ve kiminle sizlerin huzurundayım biliyor musunuz ? Allah ( C.C. ) ile. Sizler de benim karşımdasınız ve kimin ile karşımdasınız biliyor musunuz ? Yine Allah ( C.C. ) ile. Nasıl olur efendim diye sorarsanız, bu sorunuzu şöyle cevaplayabilirim: Bizler Allah ( C.C. ) ile kaimiz, yani Allah’ın “Hayy” İlâhî sıfatıyla.

Sadece biz insanlar değil, bütün âlemler ve bu âlemlerde bulunan cümle mevcudat Allah ( C.C. ) ile kaimdir. Belki soranlarınız olacaktır, eşya da Allah ( C.C. ) ile kaim midir ? diye. Evet eşya da Allah ( C.C. ) ile kaimdir derim. Bunun cevabı bir ayeti kerime ve bir kutsî hadiste verilmiştir. Allah (C.C.) Nisâ Suresi 126. ayeti kerimesinde “Allah her şeyi kuşatmıştır.” diye irade beyanında bulunmuş, kutsî hadiste de Allah’ın “ Ben gizli bir hazineydim; istedim ki bilineyim” ifadesi vücut bulmuştur. Hasan Fehmi Tezdoğan Hazretleri de bu gerçeği şu şekilde ifade etmiştir. “Bu mümkinât serâbdır hep / Vücûdu Hak ile kâim....”

Bizler eşyanın durağan hâline bakıp, cansız diye nitelendirebiliriz; ama gerçek öyle değildir. Maddenin parçalanamayan ve bütün özelliklerini ihtiva eden en küçük hâli atom diye isimlendirilmiştir. Atomlar ise: Çekirdekten ve elektronlardan meydana gelir. Çekirdek ise: Nötronlar ve protonlardan oluşur. Elektronlar ve protonlar arasında sürekli bir alış veriş mevcut olup, kesintisiz bir hareketlilik mevcuttur. İlahî bir hikmet ile muhtelif atom grupları bir araya gelerek, sıra ile molekül, D.N.A., kromozom, hücre çekirdeği ve en küçük yapı taşı olan hücreyi meydana getirir. Gerek bizleri gerekse diğer canlıları meydana getiren, bu: Hücreler bütünüdür. Bu nedenledir ki durağanlığına bakıp cansız saydığınız cisimler de canlıdır.Hz. Ali ( k.v.) “Ben görmediğim Allah’a hiç iman etmedim” demiştir. Keza Hz. Muhammed (s.a.v.) bir sohbetinde “Allah vardı hiçbir şey yoktu” diye beyanda bulunmuş, bunu duyan sahabeden birisi, Hz. Ali’ye ( k. v.) gelerek “ Efendimiz dedi ki: Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu” deyince Hz. Ali ( k. v.) “ Hâlen öyledir” diye cevap vermiştir. Yine Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde; “ Beni gören, Hakk’ı görmüştür” diye buyurmuştur. Zaten Yunus Emre Hazretleri de öyle demiyor mu? “ Ete, kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm”. Yine Eşrefoğlu Rumî Hazretleri de şu dörtlüğünde aynı gerçeği dile getirmiyor mu? “ Sanırsın Eşrefoğlu’yam / Ne Rûmi’yem ne iznikî / Benem ol dâim ü bâkî / Göründüm sûretâ insan” . Sadece Yunus Emre Hazretleri, Eşrefoğlu değil, Hacı Bektaş-ı veli Hazretleri , Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri , Mevlânâ Celâleddîn Rumi Hazretleri, Şeyh Edebâli Hazretleri, Niyâzî Mısrî Hazretleri, Gaybî Sun’ullah Hazretleri gibi bir çok eren ve evliya da aynı inanç ve imanı paylaşmışlardır. Mürşidimiz Hüseyin Sabri Soyyiğit dedemizin şu muhteşem kelâmı dikkat çekicidir “ Allah’ı ( C.C. ) ararken kendimi buldum”. Şimdi sıra ile bu eren ve evliyaların aynı inanç ve imanı paylaştığını kanıtlayan beyitlerinden ve doğuşlarından dörtlükler sunmaya çalışacağım.

Sunacağım ilk beyit Kaygusuz Abdal’dan;

“Hak’kı ister isen âdemde ara
Irak’ta Mekke’de Hac’da değildir.”

Bektaşi dervişlerinden Şîrî’den;

“Cihan varolmadan ketm-i ademde
Hak ile birlikde yekdaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben”

Bektaşi dervişlerinden Kadri’den;

“Eğer âkıl isen dinle bu pendi
Bir muazzam beytiz Hak binasıyız
Hakaretle gönül yıkma efendi
Biz bu kâinatın ibtidasıyız”

Gaybî Sun’ullah Hazretlerinden:

“Ehl-i vahdet zümresinin cism ü cânı nûr olur
Her neye kılsa nazar durduğu yer Tûr olur
Cümle eşya hep cemâline mezâhirdir anın
Bunda Hakk’dan dur olanlar yarın anda dûr olur”

Şems-i Huda hazretlerinden:
( Akbıyık Sultan )
“Yâr ile ben yâr olmuşum,
Sanma ki ağyar olmuşum:
Ben aşinadan gayriye,
Bîgâneyim, bîgâneyim.”

Ruşeni Hazretlerinden:

“ Hüsnünün aksin rüh-u dilberde peyda eyledin,
Çeşm-i âşıktan dönüp anı temaşa eyledin.”

Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinden:

“Eşrefoğlu Rumi’yi,
Aradan tarhedeyim,
Senin ile bakayım,
Seni göreyim, canım!...”

Niyâzi Mısrî Hazretlerinden:

“ Adetim budur ezelden kevnde bir ş’en olurum,
Dirilip geh cem olup gâhi perîşân olurum.

Bu cihânın Halkına bir bir yolum uğrar benim.
Cem edip bunca kumaşı bir bezistân olurum

Geh sehâb-ü geh matar gâhi doluyum gâhi kar,
Geh nebat-ü gâhi hayvân gâhi İnsan olurum.

Geh Nasârâ geh Yahûdî gâhi Tersân geh Mecûs
Gâhi Şia gâh Sünnî Müsülmân olurum


der ve bu doğuşunu şöyle noktalar:

Şimdi kesrette olan Âdem Niyâzî söylenür,
Âlem-i vahdet içinde sırr-ı Yezdân olurum.”

Niyâzi Mısrî Hazretleri, bir başka doğuşunun son iki mısrasında bu inancını perçinler:

“İşit Niyazi’nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün,
Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş”

Aynı inancı paylaşan; çağımız ozanlarından Aşık Veysel’imiz, bu inancını mısralarında şu şekilde dile getirmiştir;

“Her nesnede mevcut her cesedde can
Anın için dedik biz ona Cânân
Evvel âhir odur onundur ferman
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffâr”

Mürşidimiz Hüseyin Sabri Soyyiğit dedemiz, tevhit inancını bakın nasıl dile getirmiştir;

“Yok senlik, benlik; var Hû
Evvel, âhir derim Hû
Zâhir, bâtın illâ Hû
Her yüzden nazarım sen.”

Huzurunuzda bulunan bu Kul Musa da, tevhidi şu şekilde dile getirmektedir;

“Evrende olanlar zarf ve zahiri
Görünen ne varsa, O’ndan her biri
Cansız görünse de, cümlesi diri
Deryalar yaratmış, damlası kendi.”


Bütün bu kelâmların sırrı Bakara Suresinin 115. ayeti kerimesinde gizlidir. O mübarek ayet mealen şöyledir: “Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü ( Zatı) oradadır”. Demem odur ki, âlemlerde Allah’tan gayrı olan hiçbir şey mevcut değildir. Yine Yüce Yaratıcı Tîn suresinde “Ben insanı en güzel şekilde yarattım” diye beyanda bulunmuştur. Bu ayeti kerimenin sırrı ise Yüce Yaratıcının; insanda, yedi yüce sıfatı ile zuhura gelmiş olmasındadır. Bu sıfatların üçü gizli, dördü aşikârdır. Gizli olan, görünmeyen sıfatları; Hayat, İlim, İradedir. Görünen , aşikâr olan sıfatları ise; Görme, İşitme, Konuşma ve Kuvvet sıfatlarıdır. Bu sayılan sıfatlar Hayy sıfatı ile kaim olup, Hayy sıfatının yokluğunda diğer sıfatlar da yoktur.

Tasavvufu yaşamayanlar için tasavvuf; felsefeden başka bir şey değildir. Ama tasavvuf ehli için tasavvuf; felsefe değil, gerçektir ve bu gerçeğe inanıp iman ettiği için de bunu yaşantısına geçirmiştir.

Tasavvuf ehli; Allah ( C.C. ) ayrı, varlık ayrı dememiş, varlığa Hakk gözüyle bakmıştır. Bunu yaparken de Allah’ın ( C.C. ) yasakladıklarından yani celâl sıfatlardan uzaklaşmış, Allah’ın ( C.C. ) yapmasını irade buyurduklarını yani cemal sıfatları sergilemeyi kendine düstur edinmiştir. Yunus Emre’nin “ Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılmışı hoş gördük / Yaratandan ötürü” mısralarının sırrı yukarıda açıklanan gerçekte gizlidir. Bu yolun ehli; bütün çirkinliklerden sıyrılmış, tepeden tırnağa güzelliklerle donanmış ve bu güzellikleri sergilemeye başlamıştır. Zira; efalini, sıfatını ve zatını sahibine teslim etmiştir. Artık onun her hâlinde tecelli eden, zuhur eden Allah’ın ( C.C. ) cemal sıfatlarıdır. Artık ondan her daim rahmet tecelli etmektedir. Cehennem zebaniliğini bırakmış, hurili, gılmanlı cennet isteği de kalmamıştır. Onun cenneti; kendini bilme cennetidir. “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir” hadisi şerifi gereğince kendini bilmenin Allah’ı ( C.C. ) bilmek olduğuna gönülden inanmıştır. Onun cenneti; cennet-ül irfandır. Bunun anlamı ise: Bilgi cennetidir. Kul Musa, irfan cennetini şöyle dile getirmiştir;

“Nefis muti, gönül bürhan
Ne huri var, ne de gılmân
Görünense Yüce Sultan
Bu cennet, cennet-ül irfân”

Celâl sıfatlardan arınıp, cemal sıfatlarla donanan tasavvuf ehli artık, irfan sahibi bir gönül adamı; kâmil insan olmuştur. Peki nedir bu sıfatlar diye soranlarınız olacaktır. Celâl sıfatı; Allah’a (C.C.) atfedildiğinde anlamı: Azamet, Büyüklük ve Ululuktur.İnsana atfedildiğinde ise; celâlin kelime anlamı: Hışım ve kızgınlıktır. Bunlar; hasetlik, kin, nefret, öfke, dünyalık hırsı ve bu hırs uğruna her türlü yolu mubah sayma, şiddete baş vurma, benlik, kendini beğenme ve buna benzer bütün çirkinliklerdir. Cemal sıfatı ise, Allah’a (C.C.) atfedildiğinde: Allah’ın ( C.C. ) yüz güzelliğidir. İnsana atfedildiğinde de kelime anlamı yine güzelliktir. Bu güzellikler ise; yardımlaşma, tevazu, hoş görü, benlikten uzak durmak, sabır, şiddete şiddetle karşılık vermeme, haktan yana olmak, hak hukuk gözetmek, her eyleminde Allah’ın ( C.C. ) kendisini görüp gözettiğine gönülden inanmak ve bu imanla çirkin işlerden uzak durmak, eylemlerini gösteriş için değil Allah ( C.C. ) rızasına yönelik yapmak, kini, öfkeyi, şiddeti, nefreti ve hasetliği gönlünde barındırmamak, dedikodu yapmamak, hiç kimse için hiçbir şekilde kötü düşünmemek, kendine yapılmasını reva görmediği eylemleri başkasına da reva görmemek ve uyarılarını gönül kırmadan, rencide etmeden yapmak ve buna benzer güzellikleri sergilemektir.

Bu açıklamalardan sonra gelelim asıl konumuz olan tasavvuf ve Tasavvufî şiirlerin Anadolu Halkları üzerindeki etkisine.

Türklerin Anadolu’ya gelişinden önce de, Anadolu’da çeşitli ulus ve inançlara mensup insanlar vardı. Medeniyetler beşiği olan, gerek Avrupalının Asya ve Afrika’ya geçişi, gerekse Afrikalı ve Asyalının Avrupa’ya geçişi için değişmez güzergâh olan Anadolu; eşsiz bir Halklar mozaiğine sahipti. Bu nedenledir ki çok çeşitli inançlara sahip oldukları ve bu inançlar arasında çelişkiler olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Bir arada, bir bütün olarak yaşayan bu insanlarda inanç farklılığı büyük çelişkiydi. Bu inanç çelişkileri, insanları açmaza, açmazlar da arayışa yöneltmiştir. Bu nedenledir ki hepsinin kabul ettiği, içlerine sindirdiği ortak bir inanç hepsinin arzusuydu.

Tasavvuf ehli olanlar yani mutasavvıflar Anadolu’ya gelinceye kadar, Anadolu insanı Allah’a (C.C.), kendisine anlatıldığı gibi iman etmiş, Allah’ı (C.C.) ayrı kendini ayrı düşünmüş, cehennem ve cehennemde kendini bekleyen işkencelerle korkutulmuştur. Bu
korkudan kurtulmak için çareyi Allah’tan (C.C.) uzaklaşmakta bulmuş ve Allah’ı (C.C.) anmamakla kurtulacağını zannetmiştir.

Hâlbuki mutasavvıfların gelişiyle birlikte başlayan görüşmelerde ve tanışmalarda; Allah’ın (C.C.) kendilerine anlatıldığı gibi bir Allah (C.C.) olmadığını, Allah’ın (C.C.) ayrı, kendinin ayrı olmadığını, kendinde zuhur edenin Allah (C.C.) olduğunun bilincine ulaşmıştır.
Yine Kul Musa, Âdemin Allah’tan ( C.C. ) ayrı olmadığını âleme şöyle sesleniyor:

“Allah ayrı, âdem ayrı
Kim eyledi ayrı, gâyrı
Gönül var ya, Hâk sarayı
Ol Mevlâ’na, gel meydana.” diye.


Din, dil, ırk ayırımı ve cehennem zebaniliği yapmayan, sürekli Allah’ın (C.C.) rahmetini ve merhametini dile getiren, hiçbir annenin, ateşe atmak için çocuk doğurmayacağını, dolayısıyla Allah’ın (C.C.) cehenneme atmak için kul yaratmadığını, kullarının ancak ve ancak kendilerini nefsinin cehennemine attığını anlatan ve kendilerinden fail olanın, kendilerinde görenin, işitenin, konuşanın Allah (C.C.) olduğunu söyleyen bu mutasavvıfları benimsemiş ve onlara hüsnü kabul göstermişlerdir. Onlara dergâh, tekke gibi mekânlar inşa ederek kendileriyle kalmalarını sağlamışlardır. Onlarla aynı kentte ve yörede bulunanlar bu mübarek kişilerin etrafında toplanmış, sohbetlerine katılarak hikmetli sözlerini dinleyerek feyizlenmişlerdir. İnsan-ı kâmillerden biri olan Mevlânâ Celâleddîn Rumi Hazretleri; dil, din ve ırk konusunda hiç ayırım yapmadığını okuyacağım şu dörtlüğünde dünyaya ilân etmiştir:


“Gel gel ne olursan ol yine gel
İster kafir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel
Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel”


Bu kâmil kişilerin gerek cemalleri gerekse hikmetli sözleri ve beyitleri; dinleyenlerin beyinlerine, yüreklerine, gönüllerine kazınmış, efsaneleşip destanlaşan bu cemaller, hikmetli söz ve beyitler, deyişler dilden dile, gönülden gönüle yayılıp Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşmış, arayış içinde olan manaya susamış insanlar, pınarlardan fışkıran berrak sulara benzeyen bu deyiş ve doğuşlarla, hayatın anlamını kana kana içmiş aynı özde kaynaşmışlardır.

Bilgilerini ve güzelliklerini çıkarlarına alet etmeyen, yaptığı işleri Allah rızasına yönelik yapan, Hakk’ı halkta görüp birlikte aynı sadeliği yaşayan, onlarla beraber çalışıp ter döken, ümit aşılayan, yaratılana saygıyı ve hoşgörüyü öneren ve kendilerine muhteşem güzellikte yepyeni bir inanç ve yepyeni bir yaşam tarzı getiren bu gönül sultanlarını, insanlar
çok sevmişler, onların sevgileriyle, hatıralarıyla yetişip, yaşantılarını yaşamlarına geçirmek için çalışmışlardır.

Gerek onların yaşantısını, gerek sözlerini ve gerekse deyişlerini kutsal metinler olarak kabul etmişler ve bu güzel insanlar gibi olmak için yarışmışlardır. Hangi inançta olursa olsun her kesimin meşrebine uygun olan bu inanç, farklı ulus ve farklı inançta olan bu toplulukları bir araya getirmiş, onları aynı inanç potasında eriterek, bir arada barış içinde yaşamalarını sağlamış; Halklar mozaiği, ebrulî bir ulusa dönmüştür. İnancı, dünya görüşü ne olursa olsun, insanımızın şuur altında Yunusların izi bir şekilde ve belli ölçüde mutlaka vardır ve bu gönül sultanlarının, maşerî vicdanı şekillendiren etkileri devam etmektedir.

Tasavvuf ve tevhit ehli, sadece güzeli ve doğruyu önermekle kalmamış; masum ve mazlumun savunucusu olmuş, toplumdaki eğriyi, yanlışı ve haksızlığı dile getirmiştir. Onların uyarılarından herkes ve her kesim, hissesine düşeni almış; eğriden, çirkinden ayrılıp güzele ve güzelliğe yönelmiştir.

Özellikle, Müslüman Türk boy ve beyliklerinde bu güzellikler had safhaya ulaşmış olup, bunun sonucu da birleşip büyümelerini sağlamıştır. Anadolu’da yayılıp devlet olmalarının sırrı bu gerçeğin içindedir. Asırlar boyu zulüm içinde yaşamış, her türlü haksızlık kendilerine reva görülmüş Halklar; karşılarında hak ve adaleti görünce hiç düşünmeden bu güzelliklere gönüllerini, bu güzellikleri sergileyen insanlara da kucaklarını açmışlardır. Bu güzellikler; insanlara çalışma gayretini, hak ve hukuka saygıyı, yardımlaşmayı getirmiş, bunun sonucu da her anlamda bereket ve zenginlik olmuştur.

Devlet olup büyümelerinin ardından, “her çıkışın bir inişi vardır” kuralı yine şaşmadan işlemeye başlamış, zamanla yeniden nefislerinin cehennemine düşen, makam ve mevki sahibi dilde dürüst insanlar, bu inancı çıkarlarına alet eden sözde şeyhler; mal, mülk, para, unvan ve paye hırsına kapılıp bu güzelliklerden ayrılmışlardır. Kendilerine bu güzellikleri öneren gerçek eren ve evliyaya sırtlarını dönmüşler ve gerektiğinde menfaatlarına ters düşen bu ilim ve irfan sahibi insanları sürgüne göndermekten geri kalmamışlardır. Bu da çözülmeleri ve çöküşü başlatmış, bir zamanlar dünyaya hükmeden Anadolu insanını Kurtuluş Savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Zamanınızda da insanlar maddeye yapışmış olup manadan uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşmanın nelere mal olduğu hepimizin malûmlarıdır. İnsanlarımız, bu çirkinliklerden kurtulmak için çırpınıp durmaktadırlar. Bu kurtuluş çabaları insanlarımızı yeniden arayışa ve manaya yönelmiştir. Allah ( C.C.) bu arayış içinde olanlara yardım etsin ve onları hidayete erdirsin derim.

Tasavvufun ve tevhit inancının yanlış anlaşılmasını önlemek için şu sözleri söylemek gereğini hissediyor, bu sözümü vurgulayan şiirimle konuşmamı sürdürüyorum:

Diyorum ki “ Kimse Allahlık iddiasında bulunmasın. Zira Allah (C.C.) Allahlığını kimseye vermez.”

ALLAH’TANSIN

Damlanın olmaz dalgası
Allah’tansın, değil Allah.
Hakk’tır varlığın mâyası
Allah’tansın, değil Allah.

O Deryânın damlasısın
Kaplayan O, kaplanansın
Sânın yokluk, sen İnsansın
Allah’tansın, değil Allah.

Sınırlı gücün, tâkatın
Dördü zâhir, üçü bâtın
Emânettir sıfâtların
Allah’tansın, değil Allah.

Ermedinse Vahdeti’ne
Pâye verme kesretine
Ortak etmez kudretine
Allah’tansın, değil Allah.

Değil ise hâlin fenâ
İstesen de yana, yana
Kudretinden vermez sana
Allah’tansın, değil Allah.

Anla derim gâfletini
Dile derim himmetini
Kendi sanma kesretini
Allah’tansın, değil Allah.

Değil bütünü, kendisi
Her varlıkta var nefesi
Zâhir, bâtının cümlesi
Allah’tandır, değil Allah.

Mürşidini iyi dinle
İyi öğren doğru söyle
Kul Musa’da zuhûr böyle
Allah’tansın, değil Allah.

Ve sözlerime kendi tevhit inancımı dile getiren şu şiirimle devam etmek istiyorum:

Şükür olsun, seni buldum özümde
Nûr, ışıksın görenlerin gözünde
Aramam âlemde, ârşın yüzünde
Yok gâyrısı, gâyrı kelâm nafile.

Söyleyenler gâyrı değil, el değil
Senden ayrı dudak değil, dil değil
Her şey âyan, akıl almaz sır değil
Yok gâyrısı, gâyrı kelâm nafile

Kesret ile, türlü türlü hâldasın
Sıfâtlara, suretlere di-dârsın
Yeşilinde, mavisinde Sen varsın
Yok gâyrısı, gâyrı kelâm nafile.

Musa, İsa suretine büründün
Muhammed’de nurun ile göründün
Mürşit ile sultanlığın sürdürdün
Yok gâyrısı, gâyrı kelâm nafile.

Kulun Musa şükür eder, hamd eder
Yokluğunu ikrâr eder, neşreder
Saklayamaz, gizliliğin fâş eder
Yok gâyrısı, gâyrı kelâm nafile.

Diyorum ve şu sözlerimle konuşmamı noktalıyorum.

“Yaşamı sadece dünyevî zevkler olarak algılayanlar, nefsinin cehennemindedirler. Cennet istiyorlarsa öncelikle bu cehennemden kurtulmalıdırlar”.

Beni dinlemek zahmetine katlandığınız için hepinize şükranlarımı sunuyor ve sizleri saygı ile selâmlıyor, Allah’a emanet olunuz diyorum.

Musa Elitaş
İnşaat Mühendisi


YARARLANILAN KAYNAKLAR
) Safa Kılıçlıoğlu, Nezihe Araz, Hakkı Devrim -Meydan – Larousse – Meydan Yayınevi, İstanbul – Cilt 11 sayfa 918-919
2 ) Ayşe Nûr Sır - Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler “Hacı Hafız Mehmet Dumlu” Sayfa 36 - Alpler Matbaacılık İstanbul 2001 sayfa 36
3 ) Safa Kılıçlıoğlu, Nezihe Araz, Hakkı Devrim -Meydan – Larousse, Cilt 11 sayfa 919 – Meydan Yayınevi, İstanbul
4 ) Hasan Fehmi Kumanlıoğlu – HASAN FEHMİ DİVANI, Sayfa 58 – İzmir 2001
5 ) TERCÜMAN – 1001 Temel Eser Heyeti – EŞREF- Î RÛMÎ, EŞREFOĞLU DIVANI, Sayfa 165 - İstanbul
6 ) İsmet Zeki Eyupoğlu – Bütün Yönleriyle Bektaşilik ( Alevilik), Sayfa 221 - Yeni Çığır Yayınları, İstanbul
7 ) İsmet Zeki Eyupoğlu – Bütün Yönleriyle Bektaşilik ( Alevilik), Sayfa 221 - Yeni Çığır Yayınları, İstanbul
8 ) İsmet Zeki Eyupoğlu – Bütün Yönleriyle Bektaşilik ( Alevilik), Sayfa 222 - Yeni Çığır Yayınları, İstanbul
9 ) Ayşe Nûr Sır - Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler “Hacı Hafız Mehmet Dumlu”, Sayfa 37 - Alpler Matbaacılık İstanbul 2001
10 ) Vasfi Mahir Kocatürk – TEKKE ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Türk edebiyatında dinî ve tasavvufi şiirler, Sayfa 102 – Edebiyat Yayınevi, Ankara 1968
11 ) Vasfi Mahir Kocatürk – TEKKE ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Türk edebiyatında dinî ve tasavvufi şiirler, Sayfa 119 – Edebiyat Yayınevi, Ankara 1968
12 ) Vasfi Mahir Kocatürk – TEKKE ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Türk edebiyatında dinî ve tasavvufi şiirler, Sayfa 109 – Edebiyat Yayınevi, Ankara 1968
13 ) Mahmut Sadettin Bilginer – Edebi ve Tasavvufî MISRÎ NIYÂZÎ DÎVÂNI ŞERHİ Tam Dîvân ile birlikte SEYYİD MUHAMMED NÛR, Sayfa 144 - 145 – ESMA YAYINLARI, İstanbul
14) Vasfi Mahir Kocatürk – TEKKE ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Türk edebiyatında dinî ve tasavvufi şiirler, Sayfa 361 – Edebiyat Yayınevi, Ankara 1968
15)Ümit Yaşar Oğuzcan - AŞIK VEYSEL, DOSTLAR BENİ HATIRLASIN, Bütün Şiirleri, Sanatı,Hayatı, Sayfa 25 – Özgür Yayınları, İstanbul 1999
16) Hüseyin Sabri Soyyiğit –HÜSEYİN SABRİ SOYYİĞİT DİVANI, Sayfa 24 – Anadolu Matbaacılık, İzmir 1997
17 ) Abdülbaki Gölpınarlı – Türk ve Dünya Klasikleri, YUNUS EMRE , Sayfa 9 – Varlık Yayınları, İstanbul 1995

SÖZLÜK
Bî-gâne : Kayıtsız, ilgisiz
Bürhan : Delil, ispat, şahit
Dûr : Uzak
Ehl-i vahdet : Tevhit ehl-i
İbtidâ : Başlama, başlangıç
Ketm-i adem : Allah’ın ruh ve cisim âlemlerini yaratmayı istediği zaman bütün mahlukların
ilki olan cevher-i ahzar’ın çıktığı yer
Kevn : Var olma, varlık, vücut
Maşeri : Topluluğun olan, ortaklaşa
Matar : Yağmur
Mezâhir : Bir şeyin göründüğü, çıktığı yerler,
Nail olmalar, şereflenmeler
Mecûs : Zerdüşt dininde bulunan Halk,
Ateşe tapanların bağlı bulundukları din.
Mutî : İtaat eden, boyun eğen
Nasârâ : Hırıstıyan
Pend : Öğüt, nasihat
Pinhân : Gizli
Sehâb : Bulut
Tersân : Korkan, korkak
Yezdân : Allah
BU KATEGORİDEKİ ŞİİRLER
 

.: Ziyaretçi İstatistikleri :.
Bugün: 4 ziyaretçi, 5 sayfa gösterimi
Toplam: 119.483 ziyaretçi, 136.058 sayfa gösterimi
 
 
 
Musa Elitaş'ın Özgeçmişi Anasayfa Site Hakkındaki Yorumları Okuyabilir ve Siz de Yorumda Bulunabilirsiniz. Musa Elitaş'a Ulaşmak İsterseniz... Musa Elitaş'ın bütün şiirlerini görmek isterseniz burayı tıklayınız...
Musa Elitaş'ın Özgeçmişi Anasayfa Site Hakkındaki Yorumları Okuyabilir ve Siz de Yorumda Bulunabilirsiniz. Musa Elitaş'a Ulaşmak İsterseniz... Musa Elitaş'ın bütün şiirlerini görmek isterseniz burayı tıklayınız...